17 Aralık 2009

sıkıntının felsefesi

çevirisini murat erşen'in yaptığı, lars fr. h. svendsen'in "sıkıntının felsefesi" isimli kitabı, tüm olası (hem sıkıntı hem felsefe) çağrışımlarına rağmen gayet akıcı hatta eğlenceli bile! kitaptan dikkatimi çeken satırların bazılarını aşağıya alıntılayacağım ve elbette önceki ya da sonraki kısımları olmadığı için "kopuk" gibi durabilecekler ancak bu beni hiç rahatsız etmiyor çünkü kitap ya da sıkıntı üzerine bir şeyler yazmaktan öte, sıkıntı üzerine yazılmış bir kitabı okurken altını çizdiğim bölümlerden keyfi olarak seçtiğim bazılarını sırf sıkıntıya karşı verdiğim mücadele adına kullanmış olacağım. yani tüm bunları, hepsini, kendi sıkıntımın başını ezmek için yapıyorum. ("bu kitaptan neler öğrendik" ve evet "kovboy filminden sonra kovboycuk oynardık") yine de, eğer biraz olsun ilgini çekerse, mutlaka oku bu kitabı derim. yazar; filmler, şarkılar, düşünür ve sanatçılar üzerinden sanki sohbet edermiş gibi anlatmış sıkıntıyı. çarpışma ve amerikan sapığı filmleri üzerinde durmuş örneğin. [amerikan sapığı'nın hem romanını hem de filmini "sıkıcı" diye yarım bırakmıştım ve aynı nedenle çarpışma'yı da! bununla beraber, coen kardeşlerin özellikle "orada olmayan adam" isimli filminin de ele alınmasını isterdim doğrusu...]
yazar kitabı dört ana bölüme ayırmış: sıkıntı problemi, sıkıntının tarihi, sıkıntının fenomenolojisi ve sıkıntı ahlakı. sıkıntının kendisinde ise, martin doehlemann'in ayrımını tercih ediyor: "1. durumsal sıkıntı, birini beklerken, bir dersteyken ya da trendeyken olduğu gibi; 2. doygunluk sıkıntısı, fazlasıyla aynı şeye sahip olduğumuzda ve her şey banallaştığında olduğu gibi; 3. varoluşsal sıkıntı, ruhun içeriği yoktur ve dünya boşa döner; 4. yaratıcı sıkıntı, içeriğinden çok neticesi itibariyle ayırt edilebilir, kendimizi yeni bir şey yapma zorunluluğunda gördüğümüzde olduğu gibi." ayrıca, "bu ayrımlar gerçekte daha belirsizdir, ama bu, yine de tutarlı bir sınıflandırmadır." diye ekliyor. (51)

sıkıntı fenomenini bir tür arızi olarak görme eğilimi vardır, ama bu, en azından insan doğasına dair şüphe götürür anlayışlar üzerine dayanır. aynı şekilde, sıkıntının insan doğasına ait olduğu öne sürülebilir ki bu da “insan doğası” diye bir şey olduğunu varsayar, bense bu varsayımı problematik buluyorum. önceden belirlenmiş bir insan doğası olduğunu konutlamak, tartışmaya dair en küçük kararsızlığı hükümsüz kılacaktır. (18)

muhtemelen hayatlarında hiç sıkılmamış olan okuyucular için, sadece, fenomenolojik bir görüş açısından, sıkıntının, benliğin kimliğini karanlıkta kaybettiği, görünüşte sonsuz bir hiçliğe hapsolduğu uykusuzluğa benzer bir hal olduğunu belirtebilirim (19)

kesin olarak sıkıldıklarını ileri sürenler genelde bana bunun nedenini söylemekte güçlük çeken kişilerdi; belirtilebilecek özel hiçbir şey yoktu, sadece isimsiz, biçimden yoksun, nesnesi olmayan bir sıkıntı. bu tür sıkıntı, freud’un melankoli üstüne yazmış olduklarını hatırlatır: üzüntü ile melankoli arasındaki kimi benzerliklerin altını çizmekle başlar, ikisinde de bir kaybın bilinci vardır. ama üzüntüsü olan kayıp nesneyi açıkça tanırken, melankolik kaybettiği şeyin ne olduğunu tam olarak bilmez. (21)

kierkegaard ‘sıkıntı tüm kötülüklerin kaynağıdır’ diye öne sürdüğü zaman, abarttığına inanıyorum. suçların çoğunun sıkıntıya yüklenebileceğini düşünmüyorum, zira sıkıntı kimi kez cinayete kadar gidebilen bir dizi kötülük için açıklama hizmeti görse bile, bu kötülükler çoğu kez duygulanımdan ileri gelir. bir savaşa sıkıntıdan dolayı atıldığımızı da sanmıyorum, ama bir ülkenin savaşa girmesinin büyük sevinç sahnelerine meydan verdiği de bir olgudur. sanki, nihayet günlük tekdüzeliği kıracak bir şeyin gelişini kutlamak gerekiyormuş gibi, bir keyif duygusu insanları sokağa döker. (…) bununla birlikte, savaşın sorunu şudur ki sadece öldürücü olmakla kalmaz, çabucak ölesiye sıkıcı hale gelir. (23)

robert nisbet, sıkıntının sadece bir dizi kötülüğün kökeni olmadığını, bu kötülüklerin sonunda çok sıkıcı hale gelmesi gibi makul bir sebeple, ayrıca bir dizi kötülüğe son verdiğini ileri sürer. örnek olarak cadı yakma törenlerini alır ve şöyle iddia eder; eğer bu pratik ortadan kaybolduysa, bunun sebebi ahlaki, hukuki ya da dini değildir, ama sadece çok sıkıcı hale geldiği ve insanların ‘birini görünce sanki hepsini görmüş gibi oluyorsun’ demeye başlamalarıdır. (24)

sıkıldığımız için mi dünya saçma (absurd) görünür, yoksa dünya saçma göründüğü için mi sıkılırız? (24)

sıkıntı çoğu kez istediğimiz şeyi yapamadığımız ya da hoşumuza gitmeyen bir şeyi yapmak zorunda olduğumuz zaman ortaya çıkıverir. ama ne yapmak istediğimizi bile bilmediğimizde, yaşamda tüm işaret noktalarını kaybettiğimizde ne olur? (26)

“tanrılar sıkılıyordu: insanları yarattılar, diye yazar kierkegaard. adem tek başına olmaktan sıkılıyordu: havva yaratıldı. o andan itibaren, sıkıntı yeryüzüne indi ve tam olarak nüfusun yayıldığı ölçüde yaygınlaştı. “ tanrılar üzerine fikirlerimi ifade edip kendimi riske atacak değilim, ama nietzsche, tanrı’nın yaratılışın yedinci gününde sıkıldığını düşünür ve sıkıntıya karşı, tanrıların bile boşuna savaştığını iddia eder. yine de, ben kendi adıma adem’in sıkılmadığını tahmin edebilirim. sıkıntı bu olaydan daha yeni bir fenomendir. bu bağlamda, adem ile havva’nın niçin bilgi ağacından tatmayı tercih ettikleri sorusu gizemini muhafaza etmektedir. (28)

robert nisbet, tanrı’nın adem ile havva’yı, cennette bugün yarın hissedebilecekleri sıkıntıdan kurtarmak amacıyla kovup bilinmeze attığını düşünür. (28)

sıkıntının bazı biçimleri dünyanın başlangıcından beri vardır –örneğin, “durum sıkıntısı” olarak adlandıracağım, belirli bir durumda kesin bir nedenden kaynaklanan sıkıntı. (28)

sıkıntı modern insanın “ayrıcalığı”dır. (29)

dünya görünür biçimde çok daha sıkıcı bir hal almıştır. romantizmden önce, söz konusu olan, asillere ve papaz sınıfına mahsus marjinal bir fenomendi, zira bu, dış zenginliğin bir belirtisi olarak görünürdü: sadece hiçbir maddi problemi olmayan rahat tabakalar sıkılma lüksüne sahipti. toplumun tüm sınıflarına yayılmakla özel karakterini kaybetti. bu yüzden batı dünyasında oldukça ayrım gözetmeksizin dağılmış olduğunu varsayabiliriz. (30)

keşişler kutsal yazılarla karşılaşmalarında, sınırsız bir boşluktaymış gibi kendilerini kaptırdıkları zaman, acedia* tanrı’ya karşı tahayyül edilemeyecek bir saldırı olarak algılanırdı. mükemmelliği içinde, tanrı’nın onları sıkabilecek olması anlaşılamazdı, zira o’nunla irtibat esnasında sıkılmak, o’nda bir şeylerin eksik olduğunu ima etmeye gelirdi. (30)

eğer sıkıntı artmaktaysa, bu, anlam taşıyıcı makamı olarak toplumun ya da kültürün ciddi bir kusurunun bulunduğunu gösterir. “anlam” kelimesi burada bütünsel olarak, bir bütün olarak anlaşılmalıdır. bizler, (biçimi ne olursa olsun), hayatımızı oluşturan farklı parçalara anlam veren bütünsel bir anlam içinde sosyalleşmişizdir. geleneksel olarak, bir başka terim bu bütünsel anlamı belirtir: “kültür”. modernitenin bir çok kuramcısı kültürün yok olduğu ve örneğin “medeniyet”in onun yerini aldığı sonucuna ulaştılar. kısacası, eğer sıkıntı artıyorsa, bunun sebebi muhtemelen bütünsel anlamdan kopulmasıdır. (30)

çalışmayı sıkıntıya karşı bir çare olarak salık verenler semptomların anlık kayboluşu ile bir hastalığın iyileşmesini karıştırmaktadır. çok sayıda çalışma biçiminin ölesiye sıkıcı olduğu yadsınamaz. çalışma genelde yorucudur ve yaşamımıza pek anlam verebilecek bir doğada değildir. (...) sıkılma bir aylaklık sorunu değil bir anlam sorunudur. (s.43)

başkaları, olsa olsa, ancak bir aynadır. bundan ötürü karşısında bulduğu yüzeysellik kendi yüzeyselliğini yansıtmaktan başka bir şey yapmaz. (81)

bizden gelmeyen kelimelerden yaratılmışızdır ve başka seçeneğimiz de yoktur. (114)

bireycilik, aydınlanma çağından ve romantizmden önce pek yer almamıştır; bu anlamda, bireyciliğin önemsiz olduğu söylenebilir. bununla beraber, (andy) warhol'un yapmaya çalıştığı gibi, kendi bireyselliğini silmek istemek paradoksal bir şeydir. bu paradoks, maonty python'ların "life of brian" adlı filminde parlak ve anakronik (tarihe aykırı) biçimde resimlenmiştir. brian, onu kendilerinin peygamberi yapan kalabalığa seslenir. bu rolü oynamak istemeyen brian onlara şöyle haykırır: "hepiniz bireylersiniz!" kalabalık ona tek bir ağızdan cevap verir: "hepimiz bireyleriz!" sadece bir adam şunu söyler: "ben değilim!" (122)

köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir. insanlardaki ve hayvanlardaki sıkıntı arasındaki benzerlik belirleyici bir noktada başarısızlığa uğrar, şu ki hayvan bir anlam kaybını deneyimleyemez. (155)

sıkıntıya karşı sık sık öğütlenen bir çare tanrı ile ilişki kurmaktan oluşur. bu özellikle pascal'da çok açıktır. ama, yine burada da, modern sıkıntının öncüleri olan ilk keşişlerin, ki bunlar hayatlarını tanrı'ya vakfetmişlerdi, sıkıntıyı acedia ile deneyimlediklerine bakılırsa, hiçbir garanti yoktur. hem zaten, aydınlanma felsefesi bizi reşit kıldığından ve adem ile havva'nın bilgi ağacından tadarak başlamış oldukları şeyi tamamlamaya katkıda bulunduğundan bu yana, tanrı artık anlamın taşıyıcı bir mercii olmayalı çok zaman oldu. ilke gereği, dini vahiyler olasılığını dışlamak istemem ama onlar bakımından meramımı olumlu biçimde anlatmam da mümkün değil ve bizi istila eden bu yeni dinselliğin büyük bölümü bana fazlasıyla şüpheli görünüyor. (167)

*acedia: "sıkıntının atası". kayıtsızlık, yaşamdan bıkkınlık, bir kalp ile ruh apatisiyle damgalanmış bir hal. acedia, tanrı ve yaratım karşısında hissedilmesi gereken sevince karşıttır. böylece insan kurtarılamaz ve ebedi mahkûmiyete yazgılanmış olur. (s. 24, 62, 63)

not: kitabı, a.selim tuncer'in, friendfeed'de, star gazetesinde yayınlanan "sıkılmak modernliğin alamet-i farikası mı?" başlıklı yazıyı imleyen bir girdisi sayesinde duydum. gazete, çevirmenin, notlarında yer alan yorumlarıyla yazarın görüşlerini işine geldiği gibi harmanlamış. kitapta yazılanlardan neredeyse bağımsızca, "anlam", "maneviyat" ile özdeşleştirilmiş ve maneviyattan uzaklaşan insanın sıkıntıya düşeceği, sıkıntıya düşen insanın her boku yiyebileceği mesajı verilmiş inceden. "düşünür böyle dedi, norveçli bilim adamı şöyle dedi" gibi haberleri,
karşına hangi medya grubu getirirse getirsin, "vay be!" diye kabul etmemek gerekiyor. biraz sıkıntıya girilse de, "lafın" kaynağına gidince, o gazetelerde, televizyonlarda hemen her şeyin ya "bir amaca hizmet" olsun diye ya da "yüzeysel" ele alındığı rahatlıkla görülebiliyor.

sıkıntının felsefesi
lars fr. h. svendsen
çeviri: murat erşen
bağlam yayınları - 2008









Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme